Latest Tweets:
Üzeri alelade çıkarılmış kıyafetlerle dolu bir kanepe, dağınık bir masa, tozlu yerler, başucunda bir kitap ve alarmları acımasızca kurulmuş iki telefon. Unutmadan bir de sabah uyanınca hissedeceği susuzluğu umursamadan, gece uyandığında köküne kadar içtiği suyun bardağı.
Günün ilk ışıkları, aralık perdesinden odasına süzüldüğünde, uykusuz, yorgun, çapaklı gözlerinin karşılaştığı manzara bundan başka birşey değildi. Kitaplığının üzerinden sarkan ufak tefek kutular, gardrobunun üzerindeki göçebeliğini simgeleyen koca bavul ve temizlendiğinin ertesi günü kir tutmaya başlayan adi halısı bu manzarayı tamamlamaktan geri kalmıyordu.
Her sabah tekrar eden bu periyodik seramonilerin birinde, yere basmadan terliğine basma gayesiyle çaresizce terliğini ararken, o soru takıldı aklına. Neden yaşar insan?
Hedefleri için mi. Zevkleri için mi yoksa hevesleri için mi. Birileri için mi yaşardı, kendi için mi. Mutlu olmak için mi. Acıyla mı büyürdü insan mutlulukla mı, ve acı için yaşanır mıydı. Zorunlu mu hissederdi yaşamaya yoksa bu opsiyonu kendi mi seçmişti.
Tüm depresif anlarında düşünürdü bunu aslında ama bu sefer başkaydı. Gerçekten merak ediyordu sorunun cevabını. Yüzünü yıkadı. Odasına geldi. Gün haline şahit olsun diye, acımasızca açtı perdeleri. Her bir nokta ışıkla aydınlandı. Odası ışık alıyor diye mutlu oldu. Ama yetmezdi, odası güneş alıyor diye yaşanmazdı.
Uğruna ölürüm dediği zevki yoktu. O zaman zevkleri için yaşamıyordu. Hayattan birkaç isteği vardı. Yediği önünde, yemediği arkasında olsun, onu seven birkaç kişi, onun da sevdiği birkaç kişi etrafında olsun. Bir katı olsun, arabası olsun. Yollar boş olsun, ışık hep yeşil olsun. İstediği zaman hep park edebileceği bir yer bulsundu. Çok içsin sarhoş olsun, ama doğru yolu hep bulsundu. Yemek yesin bulaşık olsun, tabaklar kendiliğinden yıkanıp rafa konsundu. İşte o zaman mutluluk onundu.
Mutlu olmak için yaşayacaktı, tamamdı. Peki bu mutluluğun mümkünü var mıydı? Kaç yıl bekleyecekti, nerelerden geçecekti. Neleri feda edip nelerden vazgeçecekti. Belki de çok acı çekecekti. Belki de değil, kesinlikle. Acı çekmek için yaşanır mıydı? Yok. Sevmedi bunu.
Doğru, yaşamayı kendi seçmemişti. Belki de bir şansı olsa seçmezdi bu yolu. Ama inanıyordu da. Yaşamaya zorunluydu ama sırf acı çekiyor, yaşamayı zorunlu bir eylem görüyor diye bundan vazgeçemezdi. İyice karıştı kafası.
Salona geçti, annesinin kurabiyelerinden aldı bir tane. Tesadüf bu ya, televizyonu da açtı ve bir reklamla karşılaştı. Ellerim büyüdü avuçlarında, bir tek annem olsun bana bişey olmaz.. boğazına dizildi yedikleri, gözleri doldu, kızardı, yaş birikti gözlerinde. Göl oldu gözleri.
Kaç yıldan beri onun için yaşayan birileri vardı. O mutlu olsun diye çırpınan debelenen, her isteğini yerine getirmek için çalışan iki insan vardı. Dünyada kaybetmekten en çok korktuğu iki insan vardı. Tabii ya.. onlar için yaşıyordu. Hedefi olmasa da hevesi olmasa da çok şey borçlu olduğu o iki kişi için yaşıyordu. Gülümserken gözleri küçüldü ve göl olan gözlerinden akmaya başladı yaşlar. Annesiydi, babasıydı, onlar sayesinde vardı, onlar için vardı.
Giyindi, süslendi ve evden dışarı çıktı. Şahane bir bahar havası tüm şehre mutluluk saçıyordu. Serin istekleri geldi aklına hayattan, gülümsedi, bir defa daha gülümsedi. Gülücükleri çok görmemek lazım Dünya’ya, gülelim güldürelim dedi. Bir günaydın savurdu sokağa, yürümeye devam etti.
Annesine babasına tekrar doya doya sarılacağı gün gelsin diye, Yaşamaya Devam ‘dı.