Latest Tweets:

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Sâzın gibi al sînene, vur kalbimi inlet
Mehtapta bu akşam bana son şarkını dinlet
Her nâğmede mâzîdeki hicranları yâd et
Mehtapta bu akşam bana son şarkını dinlet

Beste: Cevdet Çağla
Güfte: M. Nafiz Irmak
Makam: Suzinak
Usûl: Aksak

Portakal

Uyku tutmamıştı gece, nedendir bilinmez, uyuyamamıştı. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmura aldırmadan, bahçeye attı kendini.  50, bilemedin 60 ağaçlık bir bahçeleri vardı. Muntazam bir şekilde dizilmiş, muntazaman meyve veren, ince gövdeli sık dallı ağaçlar, yaprakları yağmura avuç açmış rahmete şükrediyorlardı. Portakaldı yükleri de. Kimisi daha olgunlaşmamış, kimisi tadından iştahından çatlamış portakallar, yağmur damlalarıyla doğanın en güzel valsini icra etmekteydiler.

Eğile kalka ağaçların arasında gezinirken,  vakti gelenlerden birkaç tane koparıp, parkasının derin ceplerine doldurdu.

Yağmur, tüm hiddetiyle yağmaya devam ediyordu.

Dayanamadı kaçtı içeriye. Odanın için soğumuştu. Sobayı kontrol etti, altını biraz açar açmaz harladı tekrar.  Öyle ya, Simtaş’tı sobası. Ufacık bir çocukken, saymayı bu sobada öğrenmişti. Üzerindeki yuvarlakları saya saya öğretmişti annesi saymayı. Babasıyla da en güzel oyunları bu sobanın önünde oynamışlardı. Ne çok şeye şahit olmuştu da, hiçbirşeye sahip olamamıştı bu soba. Gülümsedi.

soba

Soba inceden inceye ısıtmaya başlarken odayı, yatağını topladı, oturacak yer ayarladı kendine.

Ev derken bahçe evi, ufak bir göz oda, dışarıda mutfağımsı bir bölüm hepsi bu. Derme çatma bir çatının altına rastgele serpilmiş duvarlar, tesadüfen bir odacık oluşturmuşlardı bahçenin güney kenarında.

Isınmaya başlarken oda, güreş tuttu anılarıyla. Tuş oldu. Bir daha güreşti. Tuş oldu bir daha. Doymadı güreşe, hak verdi atalarına. Bir daha güreşti. Bu sefer puanla kaybetti.

Sonra cebinden çakısını çıkardı, soymaya başladı portakalları. İki tane soydu. Soyduğu portakalın kabuklarını,  özenle yerleştirdi sobanın üzerine. Sonra turuncu kokunun odayı sarmasını bekledi.

Tamamen turuncu olduğunda oda, başlayacaktı yemeye portakalları. Yağmur odanın camlarına vurmaya devam ederken, güneş odadan içeri girerken doldu gözleri. Sebepsiz doldu. Nedensiz hüzün yine gelmişti ziyarete. Birkaç aydır böyleydi. Durduk yere hüzünleniyor, gözlerinde yağmur yüklü bulutları buluveriyordu.

Kızdı kendine, portakalları yemeden çıktı dışarı. Kapıyı açtı.

Turuncu gözyaşı döken portakallar, onu karşıladı.

Küfe

Belki bir gecenin arka bahçesinde, belki de cevval bir çocuğun ayak izlerinde kaybettim seni.  Aramadım, bulamadım da.  Her zaman yaptığım gibi bakakaldım. Baktım, ve orda kaldım.

Köprünün altından çok sular geçti, ve birileri saman altından ne sular yürüttü. Ve ben bu sürede, içinde su geçen atasözü düşündüm sadece. Keşke demenin gereksizliğini bildiğim halde tonlarca keşkelerim oldu. Kefeye koydum onları, baktım sığmayacak, küfeye koydum. Sırtımda taşıdım.  Sırtımda küfeyle giderken yolda,  Nereye  die sordu bir sarhoş. Bilemedim.

Bir sarılira verdi bana, küfene at beni dedi. Küfene at ve götür beni.

Ben, keşkelerim, kefe, küfe ve sarhoş paytak paytak eğri büğrü gidiyorduk.  Bir şarkı mırıldandı sarhoş. Sonra da ben mırıldandım. Söylemekle söylememek arasında gidip geldim. Söylemedim. Ben söylemezken şarkımı, uyuyakaldı sarhoş. Bilinmeyen bir yere bilinmeyen bir insanla, bilinmeyen keşkelerle bilinmeyen yollardan bilinmeyen adımlarla gidiyordum.

Son model janjanlı, bol reklamlı bir otobüs durağına bıraktım sarhoşu. Bir güzel yatırdım durağa. Rüzgarın biraz ısırdığından olacak, korktum üşüyeceğinden. Keşkelerimden yorgan yaptım sarhoşa, üzerini örttüm.

Küfeyi sırtıma attım, yokuşaşağı sallandım.

 Tıngır mıngır ilerlerken ben, zifiri karanlık gece yarıldı ortasından. Süratle bir veled fırladı gecenin göbeğinden. Mavi bir önlük ter ve kir içinde,  yakanın bir ucunu yerçekimine kaptırmış, lastik ayakkabılar ve dizeri delik deşik bir gri pantolon. Koşturuyordu üzerime üzerime.

Yanıma geldi, durdu. Ani bir hareketle küfenin içine saklandı. Devam et babalık dedi. Devam ettim.

Sallana sallana yürürken ben, eli silahlı 3 adam beni çevirdi. Mavi önlüklü çocuğu sordular, Görmedim dedim. Para istediler sonra. Sarhoştan kalan sarılirayı, adamlara teslim ettim.

Birkaç adım sonra, kefeden çıktı çocuk. Teşekkür bile etmeden fırladı dışarı. Koştu, koştu koştu, bir bahçeye daldı.

Kefem küfem ve keşkelerim, bizbize yola devam ettik. Ne dertlendik çocuk için, ne de merak ettik.

Gün ağarmaya başladığında, nedendir bilinmez, seni kaybedişim geldi aklıma. İşte o çocuk dedim, işte gecenin arka bahçesi.

Güneş geceyi kovarken, ne bahçe vardı elimde, ne de çocuğun ayak izi.

Yıllar sonra yeniden,

Belki bir gecenin arka bahçesinde, belki de cevval bir çocuğun ayak izlerinde kaybettim seni.  Aramadım, bulamadım da.  Her zaman yaptığım gibi bakakaldım. Baktım, ve orda kaldım.

Günaydın

Üzeri alelade çıkarılmış kıyafetlerle dolu bir kanepe, dağınık bir masa, tozlu yerler, başucunda bir kitap ve alarmları acımasızca kurulmuş iki telefon. Unutmadan bir de sabah uyanınca hissedeceği susuzluğu umursamadan, gece uyandığında köküne kadar içtiği suyun bardağı.

Günün ilk ışıkları, aralık perdesinden odasına süzüldüğünde, uykusuz, yorgun, çapaklı gözlerinin karşılaştığı manzara bundan başka birşey değildi. Kitaplığının üzerinden sarkan ufak tefek kutular,  gardrobunun üzerindeki göçebeliğini simgeleyen koca bavul ve temizlendiğinin ertesi günü kir tutmaya başlayan adi halısı bu manzarayı tamamlamaktan geri kalmıyordu.

Her sabah tekrar eden bu periyodik seramonilerin birinde, yere basmadan terliğine basma gayesiyle çaresizce terliğini ararken,  o soru takıldı aklına. Neden yaşar insan?

Hedefleri için mi. Zevkleri için mi yoksa hevesleri için mi. Birileri için mi yaşardı, kendi için mi. Mutlu olmak için mi. Acıyla mı büyürdü insan mutlulukla mı, ve acı için yaşanır mıydı. Zorunlu mu hissederdi yaşamaya yoksa bu opsiyonu kendi mi seçmişti.

Tüm depresif anlarında düşünürdü bunu aslında ama bu sefer başkaydı. Gerçekten merak ediyordu sorunun cevabını. Yüzünü yıkadı. Odasına geldi. Gün haline şahit olsun diye, acımasızca açtı perdeleri. Her bir nokta ışıkla aydınlandı. Odası ışık alıyor diye mutlu oldu. Ama yetmezdi, odası güneş alıyor diye yaşanmazdı.

Uğruna ölürüm dediği zevki yoktu. O zaman zevkleri için yaşamıyordu. Hayattan birkaç isteği vardı. Yediği önünde, yemediği arkasında olsun, onu seven birkaç kişi, onun da sevdiği birkaç kişi etrafında olsun. Bir katı olsun, arabası olsun. Yollar boş olsun, ışık hep yeşil olsun. İstediği zaman hep park edebileceği bir yer bulsundu. Çok içsin sarhoş olsun, ama doğru yolu hep bulsundu. Yemek yesin bulaşık olsun, tabaklar kendiliğinden yıkanıp rafa konsundu. İşte o zaman mutluluk onundu.

Mutlu olmak için yaşayacaktı, tamamdı. Peki bu mutluluğun mümkünü var mıydı? Kaç yıl bekleyecekti, nerelerden geçecekti. Neleri feda edip nelerden vazgeçecekti. Belki de çok acı çekecekti. Belki de değil, kesinlikle. Acı çekmek için yaşanır mıydı? Yok. Sevmedi bunu.

Doğru, yaşamayı kendi seçmemişti. Belki de bir şansı olsa seçmezdi bu yolu. Ama inanıyordu da. Yaşamaya zorunluydu ama sırf acı çekiyor, yaşamayı zorunlu bir eylem görüyor diye bundan vazgeçemezdi. İyice karıştı kafası.

Salona geçti, annesinin kurabiyelerinden aldı bir tane. Tesadüf bu ya, televizyonu da açtı ve bir reklamla karşılaştı. Ellerim büyüdü avuçlarında, bir tek annem olsun bana bişey olmaz..  boğazına dizildi yedikleri, gözleri doldu, kızardı, yaş birikti gözlerinde. Göl oldu gözleri.

Kaç yıldan beri onun için yaşayan birileri vardı. O mutlu olsun diye çırpınan debelenen, her isteğini yerine getirmek için çalışan iki insan vardı. Dünyada kaybetmekten en çok korktuğu iki insan vardı. Tabii ya..  onlar için yaşıyordu. Hedefi olmasa da hevesi olmasa da çok şey borçlu olduğu o iki kişi için yaşıyordu. Gülümserken gözleri küçüldü ve göl olan gözlerinden akmaya başladı yaşlar. Annesiydi, babasıydı, onlar sayesinde vardı, onlar için vardı.

Giyindi, süslendi ve evden dışarı çıktı. Şahane bir bahar havası tüm şehre mutluluk saçıyordu. Serin istekleri geldi aklına hayattan, gülümsedi, bir defa daha gülümsedi. Gülücükleri çok görmemek lazım Dünya’ya, gülelim güldürelim dedi. Bir günaydın savurdu sokağa, yürümeye devam etti.

Annesine babasına tekrar doya doya sarılacağı gün gelsin diye, Yaşamaya Devam ‘dı.

Münzevi

Açık mavi gökyüzünün koyu mavi denizle buluştuğu noktadaki bulanıklıkta bulmuştu kendini.

 

Aylardır elleriyle gökyüzünü tutup parmak uçlarıyla toprağa dokunmaya çalışıyordu. Her nedense bu anlamsız hareketi yapmayı kendine uğraş edinimişti. Her su içtiğinde, her yemek yediğinde, güzel bir kız gördüğünde, bir korna sesi işittiğinde.. ne bileyim aklına her geldiğinde işte.

Son zamanlarda daha sık dener olmuştu. Yer mekan zaman hiç fark etmiyordu onun için. Evde okulda iş yerinde Tophane’de İstiklâl’de Ihlamur’da Unkapanı’nda bir anlamsız bir şekilsiz, kontrolsüz bir deneyin desteksiz sallanmış hipotezlerinde uyanıveriyordu birden.

Bir keresinde başarmıştı gökyüzünü tutmayı. Çokca kere de parmak uçlarını yeryüzüne değdirmişti. Ama ikisini aynı anda yapamıyordu bir türlü. Deniyor deniyor deniyordu. Her göz kırptığında her nefes aldığında deniyor ama beceremiyordu.

Kafasına koymuştu. Yok yok. Kafasına koymamıştı bu sefer. Her kafasına koyduğunda bir engel çıkıyordu önüne. Mutlaka sona ermiyordu. İstediği gibi olmuyordu. Zaten bu kafasına koyma karar verme işleri, hiç de mutlu olmadığı, çöküşün başladığı senelerde hayatında olan rezil birinden kalmıştı ona. Onun yüzünden daha agrasif, onun yüzünden daha bencil, onun yüzünden daha çekilmez olmuştu.

Çok kızdı, parladı, kor gibi ısındı eridi yandı. O hareketi yine yaptı. Nedendir bilinmez dindi sonra biraz. O bile bana hiç yalan söylememişti.. dedi. Gözünden süzülen bir damla yaş çenesinden boynuna atlarken avuçiçiyle yakaladı gözyaşını.

Avucunda bir damla gözyaşı, yazlarını geçirdiği şirin tatil kasabasına gitti. Dingin denize karıştırdı gözyaşını. Bir yol belirdi sonra önünde. Bir yüzme kulvarı. Menderesler çizerek ilerleyen bu kulvarda yüzmeye başladı.

Açık mavi gökyüzünün koyu mavi denizle buluştuğu noktadaki bulanıklıkta bulmuştu kendini.

Ellerini ve bacaklarını gerdi. Suyun içinde hayli ısınmıştı. Can havliyle uzattı ellerini gökyüzüne. Olmadı. Bir daha denedi. Bu sefer derin bir nefes de almıştı.

Tutmuştu gökyüzünü. Yetişmişti. Çok sevindi içi huzur doldu. Ayaklarının yere bastığına inanamadı. Kumu hissetti parmak aralarında. Sırıttı. Çok sırıttı. Dişlerine vurdu güneş, denizi aydınlattı.

Açık mavi gökyüzünün koyu mavi denizle buluştuğu noktadaki bulanıklıktan gerisingeri yüzmeye başladı. Bir süre sonra karaya ulaştı.

Ayaklarındaki kumu temizlerden aklından şunu geçirdi.

Bir daha kafaya koymamayı kafaya koymalıyım.

Comodoro Rivadavia

Haritaya baktı. Tüm asonansıyla haritanın bir kıvrımından çıkıverdi Comodoro Rivadavia. 

Yıllar önce Jules Verne’nin Patagonya’sını okumuştu da, sevmemişti. Ya Jules Verne için çok büyümüştü. Ya da Jules Verne eskiden daha güzel yazıyordu.

Evet. Küstahtı baya. Konusu da J.Verne değildi.

Comodoro Rivadavia da Patagonya’nın kuzeyinde yer bulmuştu kendine. Atlas Okyanusu’na kıyısı olan bir liman şehriydi. Sırtını petrolle dolu dağlara vermişti, yüzünü okyanusa dönmüştü. Dağlardan okyanusa cetvelle çizilmiş sokakları ve okyanusun toprakla buluştuğu yerlerde uzun şirin plajlarıyla Comodoro Rivadavia, birden yer etmişti gönlünde.

Comodoro Rivadavia

Seyehat etmek de istiyordu. Sıkılmıştı yaşadığı şehirden. Gün gelir haftalarca güneş açmazdı. Dış dünyayı kaplayan bulutlar iç dünyasını da karartırlardı. Kaldı ki şehrin tüm güzelliklerini gördüğünü, artık bu şehirde farkedilecek yeni bir şey olmadığını düşünüyordu. Şehrin ona kazandırdıklarından çok, ondan alıp götürdüklerini düşünür, gecelerce kahrolur da kendine yine de fark ettirmez olmuştu. Çok garip bir adam olmuştu bu şehirde, belki de sadece adam olmuştu.

Rüyamda bile olsa gitmeye razıyım dediği gece, rakısının son yudumunu alıp yatağa yattığında gitmişti Comodoro Rivadavia’ya. Rüyasında, kendi milliyetinden Comodoro Rivadavia’da yaşayan biri ile internetten tanışmış, onun desteğiyle o güzel okyanus şehrinde yaşamaya başlamıştı. Bir yandan çalışıyor bir yandan da yüksek lisans yapıyordu. Latin ateşiyle kavrulmuş çorak topraklarda yalınayak yürüyordu. Yalnızdı ama değildi. Sonra küçük bir kıraathane açıyordu bir muntazam sokakta. Geçinip gidiyordu.

Kıraathanenin kapısı çaldı birgün. Israrla çalıyordu. Kapıda biri bekliyordu. Ağır adımlarla yürüdü kapıya. Kapıyı açtı. 

Kahretsin çalan kapı değil, saatiydi. O monoton o sıkıcı o karanlık şehirde bir sabaha uyanmış, ve yataktan ivedilikle çıkmaz ise işe de yetişemeyecekti.

Bir offfff fırlattı tavana doğru. Saatine baktı. Bir başka şehirdeki işine geç kalmak üzereydi. Diş fırçasını cebine koyup fırladı evden. Park halindeki arabaların arasından koştu. Mahmur kediler şaşkın şaşkın ona baktı.

Gözlüğünün canıma vuruken gri şehrin yağmur damlaları, Ah dedi.

Comodoro Rivadavia’da mevsim yaz…

Mutluluğu Resmederken

Mutlaka denemişizdir mutluluğu resmetmeyi. Hayatımızda en az bir defa, ya bir kağıt parçasına, ya bir fihristin köşesine işlemişizdir. Belki telefonda konuşurken, uzun bir toplantıda, sınıfta derste, içtiğimiz kahve bardağına belki de. Alelade çizmişizdir ve sonra demişizdir İşte, mutluluğun resmi diye.

Ben genelde perspektif kaygılardan uzak, ilkokul sıralarımın hatırladığım ilk resminden kalıntılarla bezerim geçici tuvalimi. Her ne kadar birkaç dakika içinde çöp kutusunun en nadide kısmında kendine yer edinecek olda da, birkaç zamanlığına benim mutluluğum olur o. Belki uslu çocukluğum, belki de tembel odunluğum o resmin kıvrımlarında gizlenir. Oralardan bana göz kırpar.

Dağlar vardır bir kere. Muntazam sıradağlar. Çeşmi siyahına dert anlatan ozanın türküsünü dinlerken de aklıma gelirdi hep küçücükken. İşte benim dağlardan sıralanıyormuş aralarına. O dağlardan da gülen bir güneş doğmaz mı? Doğar. Biz o güneşi Teletabilerden çook önce keşfetmiştik. Muntazam sıradağların arasından sırıtan saçlı güneşi.

Sonra bir ev vardır. Üçgen pencereleri, bacası, ve üçüncü boyutu olan şirin bir ev. Kapısının önüne ufak tefek taşlar döşenmiş ve etrafı çitlerle çevrilmiş.

Ağaçsız mutluluk resmi olur mu? Yıllardır kavak selvi karışımı elmamsı meyveleri olan bir ağaç çizerim mutluluk resimlerime. Bakarken elma, yıkarken şeftali, yerken kavun biraz da karpuz tadında mevsim meyveleri. Sonra dağların arasından ağacın  yanına bir nehir akar. Gürül gürül şarıl şarıl. Deliler gibi çağlar o nehir. Altı üzerinden dar kağıt/karton bardaklarda pek şirin durur.

Yol olur sonra. Nehrin çılgınlığına inat sakin ve sessizdir. Kesikli şerit çizgileri vardır, sollama serbesttir. Zaten bir arabacık vardır yolda giden. İstediği yerden gitsin o da. Hem nerden girdi ki trafik işaretleri mutluluğun resmine?

Nehrin üzerine asma köprü çizmesem olmaz. Derme çatma köprüde belki bir velet eğlenmekte. Ben genelde çizmem o veleti. Hem ne gerek var benim resmimde başkalarına.

Kalemi elimden bırakırım sonra. Geçici tuvalime bakarım. Güzel olmuş derim. İşte mutluluğun resmi.

Birkaç zaman sonra zil çalar, seminer biter, toplantıya ara verilir, telefon görüşmesi sonlanır falan filan. Üzülürüm. Oracıkta kalmak isterim, bardağa girmek isterim, fihristte harfler ötesi bir yerim olsun isterim. Ama olmaz. Olması da manasız zaten. Ne işim var mutluluğun resminde benim

Sonra çöpe atılır gider tuvaller. Bir dahaki mutluluğun resmi seansına kadar gelmez aklıma. Hayatın hengamesi devam etmektedir ve daha resme  girmeye çok zaman vardır.

Bahar var sokaklarda kırarda bu aralar. Belki de resimlerde değil de Bahardadır mutluluk.

Kim bilir :)

Hoobastank - The Reason

Dinleyiniz, İzleyiniz…

Hilmi

Metristen kaçan üç beş firarinin saklanmaktan korktuğu bir geceydi bu gece. Kazdıkları  dar tünellere geri kaçmak isteyecekleri kadar zordu. Karanlık, ve bir o kadar da aydınlıktı. Kayıp fotoğrafçının ayıp resimler çektiği bir stüdyo gibi günahkardı bu gece.  Tuzu suyun tatlısına karıştığı bir andı. Deklansöre bastığında aslında flaşın sana patladığını anlatan bir geceydi işte.

Alkolün kanla temas ettiği dakikalardan birkaç yarım saat daha sonraydı. Sarı saçlı, boyu boyuna bir kadın gördü Hilmi. İşte dedi. Her gece gibi bu gece de keşfetmesi gereken bir ülke çıkmıştı karşısına. Kokusuna bulanmak, uykusuna uyanmak, sabahıyla  hayata dönmek için yeni bir adayı vardı. Peşinden koştu. Koştu Hilmi.

Ama zordu gece. Zor ve çetrefilliydi.

Bir değildiler. Yani Hilmi ile sarı saçlıdan bahsetmiyorum. Sarı saçlılar bir değildi. Hilmi önce düşündü. Yapabilirim. Dedi.  Bir portakal soydu. Tadına baktı. Fena değildi. 1.5TL ye almıştı onların kilosunu. . Yine gereksiz detaylar  diye geçirdi içinden. Ama olsundu. Bu gece onun gecesiydi nasıl olsa.

Bir waffle ın masumluğuyla bir maçın heyecanını birleştirdi Hilmi. İçine bir tutam gözleme koydu. Karıştırdı hepsini. Eski dostlarını özlemişti. Onlardan da bir tutam atıp karıştırdı iksiri. Kaçacaktı hapisten bu gece. Koymuştu kafasına. Sarı saçlısına ulaşıp kokusuna bulaşacaktı onun. İksiri hazırdı.

İçti o ufak şişeye doldurduğu sıvıyı. Sonra bir dikişte bitirdi. Güç ondaydı artık. Bağrına iki yumruk geçirdi. Canı yandı.

Sarı saçlar kararır, güneş Güngören’in üzerinden batarken Hilmi kafasını çıkardı topraktan. Kimbilir kaç yıl önce gömmüştü onu oraya. Sonra bırakıp gitmişti. Kafası toprakta manası hamakta vücudu ise bir bataklıkta idi. Gece olmuş ve 3 parçasını da birleştirmişti. Hazırdı artık yeni aksiyonlara.

Kaçtı hapisten. Buldu sarı saçlısını…

Koştu. Hilmi hayatında hiç koşmadığı kadar koştu. Hilmi yüz metreyi en iyi zamanda koştu. Hilmi dünyanın çevresini çevirecek kadar çok koştu.

Önde sarı saçlısı arkada hilmi. Dünyanın en zor gecesinde koşuyorlardı ikisi de. Kokusuna bulanmak istiyordu. Nefes nefese kalmıştı ama olsundu. Amatör sevdaların temiz çiçeğiydi hilmi. En zor gecenin ay ışığıydı.

00:00

Birden dondu kaldı sarı saçlı kız. Şaşırdı Hilmi. Kan ter içindeydi. Sarıldı. Sarı saçlı kıza olabildiğince sarıldı. Sonra kokusunu çekti içine. Kokladı. Kokladıkça küçüldü sarı saçlı kız. Hilmi özümsedikçe kız eridi. Eridi. Eridi.

Bir balkabağı olmuştu sarı saçlı kız. Şaşırdı Hilmi. Nefes alırken duyuyordu kokusunu. Hissediyordu. Kan ter içinde kaldığı bu zor gecede, ayıp fotoğrafların figüranı olmak istedi birden. Sonra her nedense balkabağına ulaştı eli. Kaldırdı, sırtına aldı. Yürümeye başladı.

Gece bağlanırken sabaha, düşündü Hilmi. Kabak tatlısını da hiç sevmem ki…

III.

Önce I. ve II.

Uyumuştu yolculukta. Zifirikaranlık bir miskinliğin tam da göbeğine düşmüştü. Kaç gün kaç gece geçti örümceğin trakesinde, ne kadar ilerledi bilmiyordu.

İstasyondan çıktı.

Hiç bilmediği, daha önce sabahına hiç uyanmadığı bir şehrin eflatun ışıkları karşıladı onu. Gökyüzüne baktı. Yeryüzüne baktı. Gece miydi gündüz müydü? Sıcak mıydı soğuk muydu? Kor muydu buz muydu? Aç mıydı tok muydu? Var mıydı yok muydu?

Bunları düşündü.

İlerledi. Eflatun şehrin muntazam sokaklarında ilerledi. Kimsecikler yoktu sokaklarda. Evlerin ışıkları kapalıydı. Eflatun yansımalar park halindeki arabaların camlarına vuruyordu. Birkaç adım sonra mütevazi bir dükkan gördü. İçeri girdi.

Açıkmıştı.

Terk etmiş gitmişti bâkkal sermayeyi. Bomboştu dükkan. Raflara bakarken alelade, bir paket çekti dikkatini. Çikolata kaplı saray helvası yazıyordu. Gülümsedi. Severdi saray helvasını. Hatırısayılır bir misafiri getirmişti bir keresinde. Çok beğenmişti. Bir paket aldı. Cebinden bol sıfırlı bir banknot çıkardı, tezgaha bıraktı.

Yürüyordu.

Nasıl yani dedi. Eritmişti ayaklarını güneşte halbûki. Eli de yerindeydi. Nasıl geri gelmişlerdi. Çok sevindi. Koşmaya başladı eflatun şehirde. Sırtındaki şişeler yine o eşsiz nağmeyi çalıyordu. Şuursuzca koşarken heybetli bir meydanda buldu kendini. tüm şehir oradaydı.

Meydanda kurulmuş sahneye bakıyordu şehrin tüm sakinleri. Tam seçemedi iyice yaklaştı.

Bir adam vardı sahnede. Bakır ibriklerde üç kere damıttığı arzularını yudumluyordu. Yanında da lakerda yiyordu.

Yüzünde şapşal bir gülümseme peydahlandı. Saray helvasından yedi bir tane. Sırtındaki evinden şişeleri çıkardı. Güneşi ve karı orada bıraktı. Meydandan uzaklaştı.

Takvime baktı. Günlerden Şubattı.

O.Y.

II.

Bir kadeh, bir kadeh ve bir kadeh daha. Arzular da eriyordu mütemadiyen. Şişeler boşaldıkça kar doluyordu içlerine. Güneş doluyordu. O koskocaman güneş buzlu şişeye giriyordu. Ayaklarının altından kayıp doluyordu işte.

Şaşırmadı. Günlerden Şubattı.

Yıllardır içinde tuttuğu arzuları neredeydi. İçmişti onları. Lıkır lıkır içmişti, hemde yanında lakerda olmadan. Çok severdi lakerdayı. Hiç yememişti ama olsundu. Bir dost sohbetinde arkadaşı anlatmıştı. Torikten yapılıyordu pembe pembe oluyor ve limon sıkılıp yeniyordu. Bir nevi balık etinden yapılan lokumdu. Ne iyi giderdi arzularıyla hem.

Bunları düşündü.

Ne gökyüzünde koşuşturan insanlar kaldı geriye ne de cıvıl cıvıl sokaklar. Darmaduman etmişti serin rüzgar ortalığı. Kalkmalıydı artık. Birşeyler yapmalıydı. Arzuları içmişti güneşi kaçırmıştı. Kar kaybolmuştu. Ayakları erimiş, kaval kemikleri kavrulmuş dizleri içine göçmüştü. Nasıl.. lar zaten yoktu. Ne kaldı ki geriye?? diye sordu. Sırtındaki evine koymak istedi şişeleri. Güneşe uzandı, tuttu. Eli yandı.

Günlerden Şubattı.

Viran olmuştu ortalık. Kaçmak istedi bu yıkık dökük şehirden. Hem güneşi vardı hem karı. Götürürdü yanında istediği yere. Sürüne sürüne giderdi. Belki içmişti arzularını ama arzular hiç biter mi ydi. Süründü süründü süründü. Bir örümceğin trakesinde, şehirlerarası metro istasyonunda buldu kendini.

Bir bilet aldı. Günlerden Şubattı.

I.

Şubattı.

Aylardan değil, günlerden şubattı.

Rengarenkti, cıvıl cıvıldı caddeler sokaklar. Güneş yeryüzünden gökyüzünü ısıtıyordu ve insanlar koşuşturuyordu gökyüzünde.

Şubattı.

O ise ıhlamur kokulu yollardan geçiyordu sırtında eviyle. Ayakları yanmıştı güneşin sıcağından. Gözleri kamaşmıştı parlaklığından. Kimbilir belki neler neler oluyordu ayak bastığı bu şehirde. Her gözünde ayrı film, her karanlığında ayrı bir sahne vardı. İşte dedi. Güneşle keşfedeceğim dar mahzenleri. Daha sert daha sağlam bastı yere. Eriyordu ayakarı, yanıyordu. Kavruluyordu. Güneşe karışıyordu yavaş yavaş.

Şubattı.

Aslında çok öncesinde düşmüştü bu arzu içine. Kovalayacağım demişti. Koşup koşup bulacağım. Ama bugüne nasip olmuştu. Kaval kemikleri yoktu. Kaybetmişti onları, arzuları için güneşe vermişti. Sırtından soğuk vuruyor, ama güneşe kanmış devam ediyordu.

Ama Şubattı. Karın soğuğu onu kovalamaya başladı.

Bakır ibriklerde üç kez damıttı arzularını sonra. Bozdağ suyuna karıştırdı ve buzlu camlı şişelere koydu. Ağzını kapattı. Sırtındaki evine koydu onları. Koştururken şişeler birbirlerine vuruyor, çok sevdiği o şarkının melodisini çalıyorlardı kanunla. Ne de güzel olurdu aslında kanun çalsaydı. Belki güneşte değil, kanunun tellerinde bulurdu çözümü.

Dizleri de erimişti.

Kaval kemiklerinin başka yörelere enerji saçtığı sıralarda kar yolunu çevirdi. O ise merak ediyordu karın nasıl erimediğini. Nasıl dedi önce. Daha sonra 2 kere daha. Nasıl.. Nasıl.. Sonra çok da sorgulamadı. Arzularından bir kadeh doldurdu ve yuvarladı.

Nasıl olsa günlerden Şubattı.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Welcome To The Future…

E Hoşgeldiniz :)

*2

MASUM DENİZKIZI’NA

tpft:

Sana dünyanın en güzel şarkısını
Armağan ediyorum bu gece,
Adımı ağzından kaçırıyorum.

Elzem heyecanlarınla beraber
Çekiyorsun perdelerini üstüme
Karanlıkta kalıyorum.
Tek başıma, tek tabanca.
Perdenin diğer tarafı muamma.

Listendeki aşkları sırayla yaşamaya başlıyorsun.
Hissettiremiyorsun varlığını bir deniz ötesine.
Denizi geçemiyorsun!

Muhtıralar artık bir şey ifade etmezken bana
Bir peri kızı giriyor rüyalarıma,
Bir peri kızı gülüyor bana,
Bir peri kızı topluyor beni…
Kehanetlerden arta kalan bedenimi.

Ama tutamıyorum ellerini,
Geçemiyorum zapt edilemeyen son kaleden
Özlemlerimle harmanlanan yalnızlığım büyüyor…
Büyüdükçe görüyor.

Sevebilirsin elindeki fani mutluluğu,
Sindirebilirsin kışın içini ısıtan o sahte içkileri,
Bilebilirsin, ağlatan insanların hiç sönmeyen
Sevgilerini…

Elbette sen de güleceksin,
Elbette sen de ağlatacaksın…
Elbette sen de büyüyeceksin küçük çocuk

İz bıraktığın yerlere bir daha bakmayacaksın.
Bakmamalısın!
Elbette oralarda da bir zafer yaşanacak,
Elbette oralarda da şiirler yazılacak,
Elbette oralarda da naralar atılacak,
Sen büyüyene kadar…

Dur kahin!
Bu gece bir kehanete daha hazır değilim…

the Poet
12.11.09


İbibikler Öter Ötmez…

Efenim her ne kadar İzmir memleketim sayılmasa, biz asker çocuklarının işte burası diyebilecekleri bir memleketleri olmasa da İzmir benim memleketciğim işte. İlkokul 5, ortaokul lise, güzel yıllar güzel anılar var İzmir’de. Aslında Ankara’yı daha çok sevdiğimi söylerim İzmir’e ama şımarmasın diye, yoksa İzmir başkadır. Memleketciğimle tam 4 yıl oldu hasretliğimiz, Her yıl İzmir’de geçirdiğim gün sayısı gittikçe azaldı. Hiçbir zaman “geri dönücem İzmir bekle beni” diyenlerden olmadım. 2005 yılıydı, Eylül ayıydı bırakıp gittiğimde, o zamandan beri biliyordum bundan sonrasının İzmir’de olmayacağını. Tanıyanlar bilirler, geçtiğimiz Haziran’da üniversite eğitiminin sonuna gelmiş olmam gerekiyordu. Ama uzatmaları oynamak lazımmış. Neyse konumuz bu değil. Şimdi farkettim ki eğer herşey planladığım gibi olursa (dualarınıza talibim) Ocak sonunda lisans derecesini elde etmek için vermem gereken 156 krediyi tamamlayacağım. Ardından iyi kötü bir işe girip vira bismillah hayata atılacağım. E yıllık izine tabi olup, büyük ihtimalle ilk senemde anca 1 hafta izin kullanabileceğim. Bugün tek yön aldım biletimi, büyük ihtimalle birdaha tek yön bilet almam. Çünkü bir daha İzmir’de 20 gün üst üste kalmayacağım. Acıtıyor insanın içini, hazmı kolay değil. Kara Gözlüm, İzmir’im Allah izin verirse ibibikler öter ötmez ordayım. 

KIŞLADA BAHAR 

kara gözlüm, efkarlanma gül gayri!
ibibikler öter ötmez ordayım.
mektubunda diyorsun ki: “gel gayri!”
sütler kaymak tutar tutmaz ordayım.
ah çekerim resmine her bakışta!
bir mahzunluk var o boyun büküşte.
emin ol ki, her sigara yakışta,
sanki, duman tüter tütmez ordayım…
mor dağlara, karargahlar kurulur;
eteğinde bölük bölük durulur…
on dakika istirahat verilir;
tüfekleri çatar çatmaz ordayım!..
dağlar taşlar bu hasretlik derdinde;
sabır, sebat etmez gönül yurdunda!
aksam olur, tepelerin ardında,
daha güneş batar batmaz ordayım…
aramıza dağlar girmiş koskoca!
meraklanma, gönlüm dağlardan yüce…
bir gün değil, beş gün değil, her gece,
yatağıma yatar yatmaz ordayım…
bahar geldi; koyun, kuzu koklaştı,
iki aşık, senelerdir bekleşti…
kara gözlüm, düğün dernek yaklaştı;
vatan borcu biter bitmez ordayım!..


Bekir Sıtkı Erdoğan Not: Muharrem Ertaş da yorumlasın, dinleyelim bir de :)

http://oguz-yilmaz.spaces.live.com/blog/cns!3045FADEA1A13533!553.entry